Ana sayfa Diaspora Haberleri Unutulmuş Ahlat Çerkesleri-1

Unutulmuş Ahlat Çerkesleri-1

tarafınfan adige

13 Ağustos 2016 Cumartesi sabahı Çerkes Dernekleri Federasyonu Genel Başkanımız Sayın Nusret BAŞ ile beraber Federasyonumuza bağlı Ahlat Kafkas Kültür ve Dayanışma (Ahlat KKDD) Derneğinin “SODES Ahlat Sanatla Buluşuyor” projesi kapsamında düzenlemiş olduğu 2’nci Kafkas Şölenine katılmak suretiyle uçakla Van’a gittik.
Hava alanına saat 07.50 civarında inmiştik. Uçaktan iner inmez Nusret Bey’in telefonu çaldı. Ahlat KKDD yönetim kurulu üyesi Mete Bey bizi karşılamaya gelmişti. Mete kardeşimiz 30 yaşlarında halk eğitim merkezinde görevli Şasığ bir kardeşimizdi. Tanışma seromonisinden sonrasında derhal Alhat yoluna koyulduk. Ederemit’e geldiğimizde Mete kardeşimiz Van Gölü’nün görkemli manzarasına nazır güzel bir mekanda bizlere sabah kahvaltısı yaptırdı. Kahvaltıdan sonrasında yeniden yola devam ettik.
Mete Bey doğma gelişme Ahlat’lıydı. Eşi de kendisi benzer biçimde şapsığdı. Eğitim ve iş yaşamı sebebiyle bir fazlaca bölgeleri gezmiş, bölgeye hakim muhteşem bir rehberdi. Yol süresince geçtiğimiz her yer hakkında en minik ayrıntıyı dahi atlamadan bizlere bilgiler veriyordu. Ben bu bölgeye ilk kez gitmiştim. Gitmeden ilkin bazı ön yargılarımın bulunduğunu itiraf etmek zorundayım. Sadece seyahat esnasında sağımda-solumda arabanın camından gördüklerimin fazlası yok ise, bölgenin batıdan hiçbir eksiği yoktu. Yolların hepsi çift şeritli duble asvalttı, etrafta asla yıkık, dökük, virane binalar görünmüyor, tam tersine son aşama çağdaş, bakımlı, hatta lüks sayılabilecek yapılar mevcuttu. Mete kardeşimizin doğu şivesi eşliğinde hoş sohbeti ile Bitlis’e iyi mi yetiştiğimizi anlamamıştık bile. Bitlis’ten bir öğretmen hanım kardeşimizde bizlere katıldı. Her beraber Tatvan’ı geçerek Ahlat Öğretmen evine geldik.
Burada seyahat programımıza birazcık ara verip öğrendiğim kadarı ile Ahlat hakkında birazcık informasyon vermek isterim.
Ben Kubbet’ül İslam denen
Üç Şehirden biriyim.
Ben asırların değil,
Çağların eseriyim.
Ben halim, ben atiyim, ben maziyim.
Ben Erzen Hatun, ben Dede Maksut,
Ben Abdurrahman Gazi’yim.
Alparslanı Malazgirt’e ben yolladım,
Ertuğrul’un, Osman Bey’in
Beşiğini ben salladım.
Bende güneş başka doğar,
Benim yıldızlarım daha parlaktır.
Benim göklerim mavi,
Mehtabın aktır.
Ben sabır taşıyım.
Adım ve tarihimdir saltanatım,
Beni hala tanımadınız mı?
Ben Ahlat’ım.
Şeklinde tanım ediyor ozan Ahlat’ı. Van Gölü’nün şimal batı kıyısında hafifçe bir eğimle yükselen Ahlat, varlıklı zamanı eserleri ile tam bir açık hava müzesi görünümündedir. Van Gölü’nün şehre kazandırdığı güzellik, barınmaya uygun vadileri ve organik güzellikleri ile tarih süresince her insanın dikkatini çekmiş, stratejik konumu ile hep gözde olmuş, asırlar süresince onlarca medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Ahlat; Dünyada Yalnız 3 Şehre Verilen “Kubbetül İslam Ününe” haiz (Öteki şehirler Belh ve Buhara’dır.) Anadolu’nun kapısı, Türkiye’nin tapusu zamanı bir şehirdir. Bilhassa 13 ve 14’ncü yüzyıllarda fazlaca büyük bir ilim, kültür ve tecim merkezi olmuştur. Yüce bir kent ve durak yeri olan Ahlat, Orta Asya’dan kopup Anadolu’ya akan Türk kafileleri için bir nefelenme yeri olumştur. Bu anlamda da Anadolu Türk İslam tarihinin başlangıç noktasıdır. O direkt İç Anadolu’ya ve batıya geçişte bir köprü gibidir. Arta Asyadan gelen Türk boyları, Selçuklular, Osmanlı benzer biçimde bir fazlaca döneme tanıklık ve ev sahipliği yapmış bu zamanı kent; Kafkas-Rus savaşları sonucu anavatanlarında koparılarak sürgün ve soykırım yaşamış Şimal Kafkaya’lıların da uğrak yeri olmuştur.
Ahlat hakkında yazılacak fazlaca şey olmasına karşın mevzuyu daha çok dağıtmamak için gezimize kalmış olduğu yerden devam etmekte yarar var. Ahlat öğretmen evi Van Gölüne nazır 5 yıldızlı bir otel görünümünde güzel bir bina. Önünde çam, akasya ve selvi ağaçlarının gölgesinde yemyeşil tek tek bahçesi var. Binanın konuşlandığı arazi gölden 7-8 metere daha yüksekte olup Antalya Falezlerini çağrıştırıyor. Bahçenin önünde yeni yapılmış güzel bir iskele mevcut. Burada insanoğlu yüzmek için göle giriyor.
Öğretmen evi girişinde Ahlat KKDD Başkanı Nuri Alpaslan bey ve beraberindeki kurul bizi karşıladı. Hep bir beraber bahçede öğle yemeği için hazırlanmış masalara doğru geçtik. Etrafta Ahlat KKDD logusu basılı aynı tip tişörtleri giymiş kızlı erkekli gençler ile bir fazlaca hanım efendi hummalı bir telaş içinde birazdan başlamış olacak olan yiyecek programı için koşuşturup duruyordu. İstanbul’dan geldiğimizi duyan bir fazlaca hemşerimiz masamıza akın etmeye başladı.
Herbirisi tipik bir Çerkes vucut ve yüz yapısına haiz. İçlerinden herhangi birisi milyonlarca insan içinde dahi olsa söylediğim benzer biçimde vucut ve yüz hattından, mimiklerinden, mağrur duruşundan, edep ve terbiyesinden bir Çerkes bulunduğunu asla yanılmadan anlamanız mümkün. Oldukça sıcak kanlı ve içten insanoğlu. Konuşmaları, davranışları ve ruh halleri, vucut dilleri ile o denli uyumlu ki bunu anlamanız asla te kolay olsa gerek. Onların içinde kendinizi fazlaca rahat ve güvende hissediyorsunuz. Size en minik bir jest yapmak yada bir ikaram yada bir güzellik yapmak için çırpınan insanoğlu. Ben birçok hemşerilerimizin olduğu yerlerde bulundum bir fazlaca cemiyete de girdim fakat buradaki yoğun duygu selini hiçbiryerde yaşamadım.
Nusret Bey ile beraber camiamızın bu unutulmuş Anadolu’nun en doğusunda kimlik ve kültürleri ile yaşam mücadelesi veren kardeşlerimizle koyu bir sohbete daldık. Onlarla söyleşi ettikçe yol yorgunluğumuzdan yapıt kalmamıştı. Buraya gelmekle ne kadar isabetli bir karar aldığımızı ikimiz de fazlaca iyi anlamıştık. Aralarında o ana kadar ana dilini bilen birisine rastlamadık. Sadece hepsi Çerkes bulunduğunun bilincinde ve sülale adlarını biliyor. Yakın zamana kadar yabancı evlilik yapmamışlar, son zamanlarda bu tür evliliklerin yapılmaya başlandığını söylüyorlar. Bizim geleneklerimizde akraba eşiyle olan evliliği olmadığı için, zamanı anavatanımızdan sürgün edildikten sonrasında geçen bir buçuk asırlık vakit diliminde neredeyse hepsi bir biri ile akraba olan bu bir avuç Çerkes, akraba eşiyle olan evliliği yapmamak için zaman içinde yabancı evlilikler yapmak zorunda kalmış. Son yıllarda meydana getirilen yabancı evliliklerinde bu hususi durumun da oranı olduğu bir gerçek. Ek olarak en ücra köylerde yaşayanlar dahil bir birlerini fazlaca iyi tanıyor, aralarında müthiş bir uyum ve koordinasyon var. Kimliklerine karşı aidiyetleri oldukça yüksek, örgütlenerek dernek kurmuşlar ve Ahlat’ta değişik bir kimlik oluşturmuşlar ve bu kimliğe tüm yerli halk saygı duyuyor. Bazı konuştuğum hemşerilerim bu aşamada derneğinin kurulmuş olmasının fazlaca büyük tesiri bulunduğunu söylüyorlar. Bilhassa dernek kurulduktan sonrasında aralarındaki dayanışmanın, sevginin, saygının ve bağların daha da güçlendiğini ifade ediyorlar.
Ben sabah uçağa yetişmek için apar topar evden fırladığım için traş olma fırsatı bulamamıştım. Program başlamadan ilkin tıraş olmak için rehberimiz Mete Beye beni bir berbere götürmesini rica ettim. İçinde bulunduğumuz topluluktan izin alarak Mete Bey ile beraber kent merkezine gittik. Şehrin ana caddesine girdiğimizde Mete Bey heyecanla, şu konfeksiyoncu, şu beyaz eşyacı, falan esnaf Çerkes diye yerlerini gösteriyordu. Dernek binasının da önünden geçtik. Ana cadde üstünde büyük bir müstakil daireyi dernek merkezi yapmışlardı. Önündeki oldukça büyük bir tabelada dernek logosu ile beraber “Terbiye Kafkas Kültür ve Dayanışma Derneği” yazıyordu. O tabelayı bizlerden bu kadar uzak bir diyarda gürünce içimi bir hüzün kapladı. Bu kardeşlerimiz iyi mi buralara gelmişti? Iyi mi bir yaşam kurmuşlardı? Kim bilir ne zorluklar çekmişlerdi? Bölgenin fiziki şartlarına, yerli insanlarına, iklimine iyi mi uyum sağlamışlar ve iyi mi bu günlere gelebilmişlerdi? sorular ardı ardına geliyor beni derin düşüncelere sevk ediyordu. Benim zavallı halkım bu kadar iyi mi dağıtıldı, niçin bir arada yaşama şansımız asla olmadı, bu bir yazgı miydi yoksa yaratanın bir cezası mıydı anlayamıyordum. Yapabildiğim bir tek üzülmekti. Kendimi bildim bileli Çerkes toplumu içerisindeyim. Elimden geldiği kadarı ile kimliğimizin, ana dilimizin ve kültürümüzün yaşaması, yaşatılması için çırpınıp duruyorum. Bir kaç sivil cemiyet örgütümüzde de yöneticilik yapıyorum. Sadece tüm yaptıklarımın ve çabalarımın yetersiz ve tamamlanmamış bulunduğunu bu kadirşinas insanları tanıyınca üzülerek anladım. Maalesef bizim daha ulaşamadığımız, kaderlerine terk ettiğimiz, unutulmuş bir fazlaca Çerkes kardeşimizin bulunduğunu görmek ve onlar için bugüne dek gerek kişi, gerekse sivil cemiyet örgütü olarak bir şeyler yapamamış olmak beni yaralıyordu. İçimde fırtınalar koparan bu düşüncelerden berberin “Ağabey ikinci perdeyi tersten alayım mı?” sorusuyla sıyrıldım. Düşüncelerimden kurtulduğumda berber dükkanında ardı ardına Orhan Gencebay’ın şarkılarının çalındığını fark ettim. Bu şarkılar bana 1980’li yıllarda Erbaa’daki düğün zexeslerimizi (kızlı erkekli toplantılar) hatırlattı. Duman altı olmuş odalarda düğmeli teyiplerden iyi mi da büyük bir zevkle bu şarkıları dinlerdik. Ahlat’taki bir berber dükkanında o günler bir film şeridi benzer biçimde gözlerimin önünden geçti gitti. Anılar bu şekilde asla umulmadık bir yerde canlanıveriyor. Adigelerin “Šıfır jı ḣu kes blećığem ĺeabe” (İnsan yaşlandıkça devamlı geçmişine el uzatır.) söylediği benzer biçimde bizde yaşlanıyoruz artık.
Traş olduktan sonrasında öğretmen evi fazlaca yakın olduğundan etrafa göz atarak yürüyerek gitmeyi tercih ettim. Öğretmen evinin bahçesine geldiğimde kalabalığın dahada çoğaldığını gördüm. Camiamızın emektar isimlerinden araştırmacı, yazar ve bununla birlikte akademisyen (Van Üniversitesi) Selçuk Balkar kardeşimizle karşılaştım. Selçuk Bey bölgede oldukça tanınan ve sevilen birisi. Benim bildiğim anavatanda, Nalçik Üniversitesinde doktora yapıyordu. Sadece 15 Temmuz’da gerçekleşen darbe girişiminden sonrasında üniversiteden geri çağrılmış. Rusya darbe girişimi sebebiyle Türkiye tayyare seferlerini iptal etmiş olduğu için, 100 saatlik zahmetli bir kara yolculuğu sonucu Van’a zor ulaşabilmiş. Tanıdık birisini görmek beni oldukça memnun etmişti. Oturmadan sohbetten sonrasında beraber masalarda oturan topluluğa bizde karıştık. Nusret Bey’in geldiğini duyan Bitlis Valisi Ahmet Çınar bey eşiyle beraber gelmiş Ahlat’lı hemşerilerimiz ile beraber söyleşi ediyorlardı. Yanlarında da Ahlat Kaymakamı Bülent Tekbıyıkoğlu ve Belediye Başkan Vekili Itimat Gültay vardı. Bitlis Valisi Ahmet Çınar beyefendi Nusret Bey’in 25-30 senelik aile dostu idi. Ahmet Bey’de Kafkasyalı (Avar) bir hemşerimizdi. Başarıya ulaşmış bir siyasetçi olmasının yanı sıra bununla birlikte mühim bir yazar. Bu güne kadar “Herşeyi Anlatmadım” ve “Surhay” adlı iki kitabı gösterildi. Yeni bir kitabı da bitirdiğini, yakında yayınlanacağını söylemiş oldu. Mevzuyu dağıtmamak için Bitlis Valisi ve Ahlat Kaymakamı hakkında detayları ve edindiğim izlenimleri ikinci bölüme bırakıyorum. Şimdilik her ikisininde bölge halkının gönlünde taht kurmuş fazlaca başarıya ulaşmış, donanımlı ve civanmert bürokratlar bulunduğunu söyleyebilirim. Protokol masasında sohbetimiz devam ederken bir saat ilkin tanıştığım dernek yönetim kurulu üyesi Muammer Doğan bey bölgede Çerkesçeyi en iyi bilen bir ihtiyarın geldiğini söyleyerek Selçuk beyle beraber bizi tanıştırmak için yanına götürdü.
İhtiyar amcamızla tanışıp kucaklaştık. Tüm konuşmalarımız anadilimizle idi. Yaşlı amcanın fazlaca akıcı bir Adiǵabzesi (Çerkesçesi) vardı. Sabah bölge insanı hakkında aldığım bilgilerden sonrasında burada anadilimizi bu kadar güzel konuşan birisine ratlayacağımı ummuyordum doğrusu. İsmi Yaşar Bilgiç’ti. Şapsığlarım Thawko sülalesine mensup Bılıpeko’lerin oğluydu. 1929 doğumlu (87 yaşlarında) olmasına karşın oldukça dinç, iri yarı bir adamdı. Uzun ve gür ak sakallı, sempatik bir ihtiyardı. Hafızası ve vucut sağlığı yaşına nazaran fazlaca iyi görünüyordu. 87 senelik yaşamı süresince kim bilir neler görmüş, neler yaşamıştı. Ben ardı ardına meraklı sorularımı sıralıyor, o da asla sıkılmadan anlatıyordu. Anlattıklarından bu kutsal itiyarın yaşayan bir kütüphane bulunduğunu anlamış, kemeramı yanımda getirmediğim için fazlaca pişman olmuştum. Şu sebeple bu yaşta bu kadar informasyon ve birikime haiz insanlara daima rastlamak mümkün değildi.
Yaşlı çınarın anlattıkları….
Bölgedeki Şhapsığlar 1862 yılının Şubat ayında Ahlat’a gelmişlerdi. Şhapsığlar anavatanımızda olduğu benzer biçimde yerleşim yeri olarak gene su kenarını tercih etmişlerdi. Aynı anavatandaki yaşantılarında önlerinde Karadeniz, Arkalarında Kafkas sıra dağlarının olduğu benzer biçimde, burada da arkalarında Süphan, yanlarında Nemrut Dağı ve önlerinde Van Gölü vardı. Öce vapur ile Trabzona gelmişlerdi. Aylarca devam eden uzun ve zahmetli bir kara yolculuğundan sonrasında en önce Van Şıhkara Köyü’ne yerleşmişler. Buranın fiziki şartlarını kendilerine uygun bulmayınca bulgu için Van Gölü’nün karşı yakasına 9 kişilik bir kurul göndermişler. Görevli kurul Ahlat civarına ulaşınca yukarıda belirttiğim sebeplerden dolayı burayı beğenmişler ve kendilerine yurt edinmeye karar vermişler. Mevsim kara kışın ortası olduğundan kar (tipi) tüm dereleri doldurduğundan bölgeyi yayla sanmışlar. Sadece karlar eriyince dereleri fark etmişler.
Ahlat’a Bağlı Köyler:
Yoğurtyemez (Şhapsığ/Karışık),
Çukurtarla (Şhapsığ/Karışık),
Develik (Şhapsığ/Karışık)
Otluyazı (Oset/En Büyük Köy)
Akçaveren (Oset)
Adilcevaz’a bağlı Köyler:
Yolçatı (Şhapsığ)
Bulanık’a bağlı Köyler:
Surat (Oset)
Hamzaşık (Oset)
Karakıl (Oset) benzer biçimde bir fazlaca köy mevcutmuş.
Malazgirt’e bağlı Köyler:
Yaramış (Oset)
Köyler çoğu zaman terk edilmiş ve Kürtlerle karışık durumda. Yalnız Yolçatı Köyü karışık değil. Hepsi Şhapsığ. Köyde yazın ortalama 40, kışın 5-6 hane yaşıyor.
Yaşlı çınar bastonuna yaslanıp anlatmaya devam ediyor….
“Mustafa Kemal Atatürk zamanı iyiydi amma onunda itikatı kıttı. İnönü zamanı fazlaca berbattı. Bir aileye aylık 3 kutu kibrit istihkak verilirdi. Çay, şeker, gaz her şey vesika ile alınırdı.”
Devam ediyor Borej’in hikayesine…
Ahlat’a ilk geldikleri yıllarda Borej ramazandan önceki gün Cuma namazında ramazan ayı süresince (bir ay) Müslümanların oruç tutacaklarını hutbeden dinliyor. Ramazanın ilk günü sahura kalkıp oruç tutmaya niyet ediyor. Sabah kalkıp mısır tarlasına gidiyor. Borej’den üç gündür kimse haber alamıyor. Mısır tarlasına gidip bakıyorlar ki Borej tarlada baygın bir halde yatıyor. Köye getirip güç bela ayıktırıyorlar. Borej’e ne işe yaradığını soruyorlar. Borej “Üç gündür oruç tutuyorum, bünyem açlığa ve susuzluğa dayanamadı bayıldım herhalde.” diyor. Ahali “Yahu akşam gün batınca orucunu bozacaktın.” diyorlar. Borej “Valaha ben ne bileyim camide imam bir ay dedi. Bu oruç sabahtan akşama kadar sa eğer ben bir yıl süresince tutarım demiş.”
Söyleşi kızışıyor, amcanın anlattıklarının arkası kesilmiyor…
Birinci Dünya Savaşı zamanı (1913-1914 yılları olmalı) Rusların kışkırttığı, Akdamar Adası’na konuşlanmış Ermeni çeteleri Çerkes köylerini basıp yağmalamaya başlamış. Bu duruma izleyici kalmaları mümkün değil doğal olarak ki. 40 kişilik bir Çerkes grubu gece sandalla adaya çıkmış asla alev ateş tabanca kullanmadan Ermeni çetelerini kamadan geçirip geri gelmişler.
Gene 1914 Senesinde Rus’lar bölgeyi işgal etmişler. Yoğurtyemez Köyünde Ruslar bir günde 45 Şhapsığı katletmişler. Rusların bölgeyi işgal etmeleri sonucu bölge köyleri Kahramanmaraş’taki kardeşlerinin yanına göç etmişler. Bu göç altı ayda tamamlanabilmiş. Ortalama 4-5 yıl sonrasında gidenlerin % 80’i yeniden köylerine geri dönebilmişler. Bu göç sonrası Maraş’tan evlilikler yapanlar olmuş, akraba olmuşlar. Muhterem amcamız “Annem Maraş’a giderken çobana emaneten 150 koyun ve 80 kuzu teslim etmişti, dönünce bir tek 1 koyun iade etti.” diyor. Bu yıl Ahlat Derneğinin Kahramanmaraş’taki Çerkeslere bir seyahat düzenlediğini toplumsal medyadan biliyordum. Ben bu ziyaretin en yakın yerdeki Çerkesler Maraş’ta olduğundan düzenlendiğini zannetmiştim. Burada öğrendim ki, bu ziyaretin zamanı bir öne sürülen nedeni var. Bu ziyaret, bir ahde vefa ziyaretiymiş. Dernek Başkanı Nuri Bey yeni kuşaklara bu zamanı vakası unutturmamak için bu anlamlı ziyarete ön ayak olmuş.
Thawuko Yaşar amca “Ben Türkçe bilmezdim. Türkçeyi sonradam öğrendim.” diyor ve devam ediyor anlatmaya…
“Rahmetli ablam tavuklarla bile Çerkesçe konuşurdu. Bigün benim oğlan, o vakit daha fazlaca küçük. Gene ablam tavuklarla bu şekilde konuşurken “Hala tavuk ne anlamış olur Çerkesçeden.” demiş. Ablam da “Ah yavraum tavuk anlamaz anlamasına da ben sen anlayasın, anadilini öğrenesin diye konuşuyorum.” demiş.
Yaşlı amcamızın anlatacağı daha fazlaca şey vardı. Fakat yiyecek programı başlamıştı. İstemiyerekte olsa sohbeti bitirmek zorunda kaldık. Bigün Thawuko Yaşar amcamızı hususi olarak ziyarete gitmeyi ve anlattıklarını kayıt altına almayı fazlaca arzu ederim. Inanırım ki bu bilge ihtiyarın tarihimiz açısından anlatacakları fazlaca şey olacak.
Okuyucularımızın bu tür uzun yazıları okumakta sıkıldığını bilen birisi olarak şimdilik yazı dizime son veriyorum. Camiamıza nazaran doğunun en uzak bölgesinde yaşayan, bu güne kadar dikkatsizlik ettiğimiz ve unuttuğumuz Ahlat’lı Çerkes kardeşlerimizin yazısına ikinci bölümde devam edeceğim.
Sevgi ve Saygılarımla…
Yılmaz DÖNMEZ
15.08.2016 İstanbul
 

Related Articles

Yorum bırakın